Nataşa
Cuma öğle namazı vakti ölü bulunan Nataşa…
Mahallenin resmi olmayan dedikodu maskotu.
Aykırı kuaför Peru, ne yaşadığı yere tam ait olabildi,
ne de o mahalle Peru’yu kendine benzetebildi.
Sevgililer, şarkılar, unutamadığı koca…
Hayat bir şekilde akıp gidiyordu.
Ta ki Nataşa’nın sessiz gidişi,
mahalleyi on kat daha gürültülü bir yere çevirene kadar.
“Nataşa ve Peru”
Bir kadının yasla, yalnızlıkla ve mahalle dedikodularıyla mücadelesi.
Ve bir kaybın, bütün mahalleyi birbirine katma hikâyesi.
Jüpiter
“Jüpiter”, aynı evi satın almak isteyen üç kadının, boş bir evin eşiğinde karşılaşmasıyla başlar. Bu rastlantı, onların hem kendileriyle hem de birbirleriyle yüzleştiği bir dönüşüm yolculuğuna dönüşür. Başta rekabet gibi görünen bu karşılaşma, zamanla birbirine tanıklık eden, alan açan kadınların ortak hikâyesine evrilir.
Ev, giderek bir kadının değil, birçok kadının sesini, hikâyesini ve mirasını taşıyan simgesel bir mekâna dönüşür. Zaman eğilir, mekân çözülür; kadınlar birbirlerinin cümlelerinde büyür, birbirlerinin nefesinde yeniden doğar. Ev konuşur, duvarlar tanıklık yapar. Perde kapanmaz . Çünkü bu hikâyede sahne, izleyicinin içindedir.
“Jüpiter”, yalnızca bir mekânda değil, zaman ve mekânın ötesinde var olur. Kadınların kendi dünyalarını kurma cesaretine, kendi dillerini yaratma arayışına ve birbirine tanıklık etme gücüne bir övgüdür.
Gezegen Jüpiter, dilin ve kırılganlığın sınırlarını esnetip bizi birbirimize bağlayan bir metafor olarak yer alır.
Karakterlere isim verilmez; çünkü “Jüpiter”, her kadının hikâyesinde yankılanan ortak bir sesi arar. Bu, empatiye, içe bakışa ve paylaşılan bir dönüşüme davettir.
Bay Samir
“Asil bir yaşam mücadele ile geçer. Rezil bir yaşam ise daha çok mücadele ile geçer.”
Hayatla mücadele etmekten yorulmuş olan Bay Samir; bir iş çıkışı her akşam yürüdüğü yolun yabancılaştığını fark eder. Bu yol üzerinde bulunan ve sürekli seyrettiği tuhafiye dükkânı yıkılmıştır. Vitrininde yıllardır duran çirkin plastik manken ise ortadan kaybolmuş, Bay Samir’in anılarıyla birlikte huzurunun kırıntılarını da yanında götürmüştür.
Lodoslu bir akşam, Bay Samir’in Taksim ile Şişli arasındaki spiritüel yolculuğu böyle başlar. Yollar, kaldırımlar, kuşlar ve yalanlar üstüne bir hikâye…
Şafakta Buluş Benimle
Robyn ve Helen bir tekne kazasının ardından, nerede olduklarını ve birbirlerine ne kaldığını anlamaya çalışır. “Şafakta Buluş Benimle”, o sessiz alanda, hatırlamanın ve unutmanın nasıl aynı anda var olabileceğini araştırıyor.
Helen: “Bunu unutacağız
Unutmamamız lazım
İçimize işlemesi lazım, kas hafızası derler ya, onun gibi”
Robyn: “Daha iyi olayım istiyorum
Islak olmak istemiyorum
Titremek istemiyorum
Bu başımıza gelenler hiç olmamış
Evde olmak istiyorum
Seninle”
Zaman kendi üzerine katlanıyor ve anın içi genişliyor.
Leziz
Ev: Dünyaya karşı savunma hattıdır. Bu savunma hattı dört duvar, bir çatı, birbirine aşık iki kadın ve iflah olmayan bir bitkiden oluşur.
Basit bir sızıntı duvarları çürütebilir, bitkiyi soldurabilir, aynı evde yaşayan ve birbirine tutunan iki kadının arasında uçurumlar yaratabilir. Bir gün ev sahibi üst kata taşınır. Evin duvarlarının arasındaki sızıntı gittikçe büyür, çürüyen duvarlar arasında problemler artık göz ardı edilemez hale gelir.
Sanki Yaşamışız Gibi
Her şeyin satıldığı ama hiçbir işe yaramadığı bir nalbur işletir Melahat. Teslimatın olacağı sabah mahalledeki düşmanı Ferda dükkanı Melahat’in başına yıkmasaydı her şey olduğu gibi devam da edecekti. Ama ölmeyecekler. Merak etmeyin. Sanki yaşamış gibi ölüp gitmeyecekler.
“Sanki Yaşamışız Gibi”, erkek-devlet-mafya düzeninin gündelik hayatta kadınlar üzerindeki etkisini bir nalbur dükkanı üzerinden sahneye taşıyor. Tek mekanda geçen hikaye, iki kadının çatışma ve dönüşümünü merkeze alarak, güç ilişkilerinin nasıl şekillendiğini ve nasıl değiştirilebileceğini arıyor.
N’Olcak Bu Yusuf Umut’un Hali
''Ben Yusuf Umut. Genelde böyle söyleyince hangisini kullanıyosun diye soruyolar. Ben ikisini de sevmiyom diyom. O yüzden ikisini de kullanıyom. Dedem demiş illa Yusuf koyun. Peygamber ismi, mübarek olur. Annem de Umut istemiş. İşte Yusuf Umut. Ben olmuşum.’'
Yusuf Umut, tanımlayamadığı ama vaz da geçemediği bir özgürlüğün peşinde kendi yolculuğunu anlatıyor. Acaba bu özgürlük, sınırlarından taşan Yusuf Umut’u en sonunda aradığı ortama yakınlaştırabilecek, onu çekyatların, kuralların, sınırların içinden kurtarabilecek mi?
Bi de buradan soralım;
Ne Olacak bu Yusuf Umut’un Hali?
dünyanın en mutlu insanı
Geçmişle güreş içindeyim. Eski yazdıklarımı okuyorum. Bir cümle gözüme çarpıyor. “Ben dünyanın en mutlu insanıyım”. Birkaç dakika kıpırdamadan duruyorum. Düşünüyorum. Hayır mutlu değilim. Tüm çabalarımın sonucunda niye mutlu değilim diye soruyorum. Görüyorum ki bu benimle ilgili bir durum değil. Var olan düzen öyle bir yerde ki bizim mutlu olmamamız için bir çaba içinde sanki. Madem diyorum böyle bir canavar var karşımda, onların karşısına en büyük silahımla çıkıyorum; varoluşumla. Ve kendimi dünyanın en mutlu insanı ilan ediyorum.
Bu oyunun metni ilk olarak, Civil Production’ın, Birileri.xyz ve Friedrich Naumann Foundation’ın işbirliğiyle İnsan Hakları Bildirgesi’nden hareketle “emek” teması kapsamında kısa oyun biçiminde yazılmıştır.
iyi ki varlar!
İlker Aksu, BahçeGalata, Ufuk Fakıoğlu, kargART, Murat Mrt Seçkin, Turan Tayar, Tütün Deposu, Mizgin Özel, Meltem Doğan, Kadir Özer, Aslı Çelikel, Ceyda Cihan, Güray Doğru, Kadir Has Üniversitesi, Emir Barın, Barın Han, Gülşen Yenice, Misket Şarap Evi, Yiğit Kale, Arda Özkaya, Onur Nevşehir, Şükrü Kibar, Kamucan Yalçın, İrem Gökçe Yaver, Ezgi Vargil
1 2 3 4 = Bakkhalar
Tanrılar hep haklı mıdır? Krallar? Körler, ya dilenciler? Peki ya şair? Gelin hep beraber bu yazgı tufanına ortak olalım.
Sabahın en aydınlık saatlerinde
fener yakıp,
pazarın orta yerine koşarak durmaksızın
“Tanrıyı arıyorum!
Tanrıyı arıyorum!”
diye bağıran,
deli adamı hiç duymadınız mı?
#ilkbahar #uyanis
Ergenlik, baharın gelişiyle doğada gözlenen ani canlanma gibi, bedensel büyümenin hızlandığı; kimlik, arzu ve risk algısının geçici bir dengesizlik içinde yeniden kurulduğu gelişimsel bir eşiktir.
#çocuk #ergen #lise #14 #merak #kesif #kimlik #arkadaş #arzu #beden #p*rno #başarı #anksiyete #aile #öğretmen #ifşa #şiddet #intihar #ölüm #AI
Uyarı: Bu oyun +18 yaş izleyici kitlesi için uygundur. Oyun içerisinde cinsellik, şiddet ve bazı izleyiciler için tetikleyici olabilecek sahneler bulunmaktadır.
Jaz
Fransızca yazan en önemli çağdaş yazarlardan biri olan Koffi Kwahulé’nin Jaz
metni bir oyun olarak yazılsa da aslında bir müzik partisyonu. Yazı dilini jazz
müziği estetiği üzerine kuran Kwahulé, bir hikayeden çok bir titreşim, bir ritm
sunar. Sessizlikler, patlamalar, tekrarlar, doğaçlamalar onun dramaturji
yöntemidir. Seyirciye anlatı sunmaz; bir ses alanına sokar.
Konser-tiyatro formatında olan Jaz’da, travmanın, sessizliğin, direncin,
utancın, parçalanmanın ritmi sahneye taşınıyor. Hikaye dramatik gerçekçilikle
değil, müzikle kuruluyor. Failin diliyle, kurbanın dili iç içe geçiyor, metin bir
spiral gibi her tekrarda biraz daha derine iniyor. Bir anlatıdan öte bir
hesaplaşma olan Jaz’da, beden, ses ve ritm ile kendisi bir enstrumana
dönüşen Firdes Üçlertoprağı sahnede bir karakter değil, bir frekans yaratıyor,
travmanın titreşimini sahneye taşıyor. Bizden başka kimsenin duyamayacağı,
ancak gözlerimizi kapatınca duyabileceğimiz kendi adımızı bize hatırlatıyor.
Miss Turkey
Olayların hızlı bir şekilde değişerek bir birine bağlanması ve tek kadın oyuncu bir karakter olarak başladığı oyunu -kadın-erkek- yaklaşık 10 karakteri canlandırması hem oyunculuk, hem de seyir zevki anlamında farklı bir deneyim yaşama vaadi taşıyor. Ve bu sahneleme, metnin vaadini son yılların etkili oyuncularından Ece Özdikici’nin samimi performansı ile yerine getiriyor.
Devam
Arınma
“İki alfabesi,
üç dini,
dört dili,
beş ulusu
altı cumhuriyeti,
ve yedi ülkeye sınırı olan
ülkenin birinde,
üç kadın
dışarıda süren kaos nedeniyle
havaalanında hapsolmuş durumda.
Birisi endişeli
diğeri sinirli
ve üçüncü ... ne yapacağını bilmiyor hâlâ.” – Paul Pourveur
Üç kadın, belki de hiç kalkmayacak bir uçağı beklerken yüksek sesle düşünürler,
kendi kendilerine konuşurlar, birlikte susarlar…
Reji: Kolektif
Dekor/Kostüm/Aksesuar: Kolektif
Hiçbiri Bizim Suçumuz Değil
Zeynep büyük şehirde hayatta kalmaya çalışan genç bir edebiyat öğretmenidir. Bir akşam kendini bir sahnede, seyircilerin karşısında bulur ama oraya nasıl geldiğini hatırlamamaktır. Kafası karışıktır. Dönmesi gereken bir yer vardır ama oradan çıkamaz. Bulunduğu o sahnede geçen bir saat içerisinde hayatıyla ilgili tüm ‘gerçek’ler ortaya dökülür. 'Gerçek'ler ve yanılsamalar arasında verdiği mücadele, Zeynep’i, hayatını sonsuza dek değiştirecek karanlık bir yola sürükler. Seçim ‘gerçek’ten kimindir?
Devam
Tam Şuramda Duruyor
Belirsiz bir gelecek
Distopik bir dünya
Kaotik bir atmosfer
Pitkar adası’nda aşk acısı yaşayan bir Noel Baba veya ani bir ölüm haberiyle sarsılan Fotoğrafçı veya bir kediyi paylaşamayan iki kadın. Hangisinin daha çok canı yanar? Bu distopik kara komedi oyununda, haklıyla haksızın sürekli yer değiştirdiğine, yargı ve önyargılarımızın bizi sürekli sarstığına şahit olacaksınız.
Kocaman olayların, büyük devasa dertlerin gölgesinde sıkışan insanların küçük duyguları yaşama ısrarının hikayesi. Tam şuranızda duracak bir oyun.
‘Evet, ben tam da bunun için yaşıyorum'
Nora 2
Oyun, Henrik Ibsen’in ünlü oyunu Nora (Bir Bebek Evi)‘nın devamı olarak Amerikalı oyun yazarı Lucas Hnath tarafından 2017 yılında yazılmıştır.
Ibsen’in metninin finalinde Nora, kocasını ve üç çocuğunu geride bırakarak evini terk eder. Lucas Hnath oyunu yazmaya başlarken aklında iki fikir olduğunu söylüyor: Birincisi bir kapı çalacak (Bu kapı, Nora’nın 15 yıl önce çıkıp gittiği evin kapısıdır.), ikincisi Torvald (Bu erkek, Nora’nın 15 yıl önce terk ettiği kocasıdır.) ve Nora, Ibsen’in metninde yapmadıkları şeyi, gerçek bir tartışmayı (yazarın deyişiyle ‘boka batmak’) yapacaklar. Dolayısıyla bir kapı çalınır, Anne Marie (Bu kadın, Nora’yı da, Nora gidince Nora’nın üç çocuğunu da büyüten kadındır.) kapıyı açar, gelen Nora’dır; tam 15 yıldır kendisinden hiç bir haber alınamayan, öldü zannedilen Nora. Ve oyun başlar.
BİR SANİYE
Bir ring. Bir sorgu. Bir saniyeye sığmayan bir çöküş.
Jübile maçına çıkan boksör Baran, organizatör Selim ve denetçi Aylin’in soruları arasında sıkışır.
Ringde yalnızca bir karşılaşmanın değil; sistemin, çıkar ilişkilerinin, medyatikleşen şiddetin ve perde arkasında kurulan düzenin giderek derinleşen izi açığa çıkar.
Uyarı: Gösteri interaktif unsurlar ile yoğun ve ani ışık kullanımı içermektedir. Işığa duyarlı epilepsi (sara) nöbetlerini tetikleyebileceğinin göz önünde bulundurulması rica olunur.
Aşağıdaki Pencere
Aşağıdaki Pencere’de bir yazar ile yarattığı kadın karakter arasındaki gerilimi izliyoruz. Ferda yazarlık yapan genç bir kadındır. Yazdığı oyunun sahnelenebilmesi için oyunu ve oyunun ana karakteri olan Feza’yı değiştirmeye karar verir. Ancak bu sansürün karşısında duracak Feza, yaradılışına özgü cin fikirleriyle hikâyenin seyrini umulmadık şekilde değiştirecektir. Sıradan bir bodrum katında Ferda giderek Feza’ya dönüşür ve hiç de yalnız değillerdir...
N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali ve Herkes Kocama Benziyor oyunlarının çok sevilen yazarı Alis Çalışkan’ın kaleminden binbir endişeyle dolu hayatlarımıza iğneleyici bir bakış sunan bu oyunun rejisini; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30 maddesi üzerine 30 farklı yazarın kaleme aldığı Birileri ve festivalin 2023 seçkisinin en özel projelerinden biri olan Büyük Zarifi Apartmanı’nın yönetmeni İlyas Özçakır üstleniyor.
Aile Çay Bahçesi, Müzeyyen
Yekta Kopan’ın "Aile Çay Bahçesi" romanından uyarlanan tek kişilik performansta
"Müzeyyen", aile yaşamının görünmez şiddetine ve toplumsal normlarına baş
kaldırıyor. Ölüm döşeğindeki babasını ziyaret etmek için çocukluğunu geçirdiği yazlığa
giden Müzeyyen çocukluk yaralarıyla el sıkışıp kendi özgürlüğüne yürüyebilecek mi?
“Benim adım Müzeyyen. Süslenmiş, güzelliklerle bezenmiş demek. Güzelliklerle
bezeliyim. Sahi ben babamın neyiydim?“
Ada Kasabası
Kate, Sam ve Pete küçük bir kasabada sıkışmışlardır. Sam küçük kardeşiyle yeni bir hayat kurmaya çabalarken Pete’in tek amacı baba olmaktır. Kate ise sadece ufkun arkasında ne olduğunu merak eder. Fırsat ve umudun giderek tükendiği, vakit geçirmek için yapacak tek şeyin içmek olduğu bir kasaba.
Devam